ÜYE GİRİŞİ ÜYE OLMAK İÇİN ALTTAKİ LİNK İ TIKLA
-
-
ERSAĞ RESMİ WEP SİTESİ DEĞİLDİR
-
-
RESMİ ERSAG WEP SİTESİ DEĞİLDİR
-
KONAK
Aristotales, Homeros'un doğumunu şöyle anlatır: ‘Anadolu’ya İyon göçleri sırasında İos Adası'nın bir kızı olan Kriteis, bir ilah tarafından hamile kalır. Bu kadın Egina'ya kaçarsa da korsanlar, kadını İzmir'de Lidya Kralı Maion'a sunarlar. Kral, kadına âşık olur ve onunla evlenir. Bir süre sonra Kriteis, Meles Çayı kenarında Homeros'u doğurur ve akabinde ölür. Maion bu kendinden olmayan çocuğu büyütür ve ona doğduğu yeri vurgulayan 'Melessigenes' (Meles'in Çocuğu) ismini verir. ‘Antikçağın çeşitli yazarları Homeros’un yaşantısı hakkında farklı sözler söylemelerine karşın birleştikleri iki önemli konu vardır: Kör olan Homeros, İzmir doğumludur ve bu şair Meles Çayı’nın kıyısında şiirlerini söylemiş, çayın denize kavuşmak için kıvrıla fışkıra ilerlediği yörelerde lir çalarak destanlar şakımıştır. Eski yazarlar, sözü geçen Meles Çayı'nın günümüzdeki Halkapınar Çayı olduğu konusunda birleşmişlerdir. Ancak, modern çağın yazarları, tarihçileri ve arkeologları, Meles Çayı’nın Kemer Çayı olduğu konusunda bir eğilime sahiptirler. Yaşamını İzmir'de geçiren, Roma döneminin ünlü söylevcisi Aristides, bakın Meles Çayı'nı nasıl anlatıyor: ‘Deniz perilerine ismini veren ve kaynağından denize kadar yatağını kazan Meles, kentin kapıları önünde kolunu uzatır. Kaynadığı yer, denize doğru suları akan bir hamamdır(Diyana Hamamları). Meles, mağaraların, evlerin ve ağaçlık korulukların arasından geçip gider. Meles çağıldamaz, bunun dalgaları sessiz ve usulca denize kavuşur. Bazen, denizin dalgaları köpürünce Meles’in dalgaları geri bile çekilir. Meles'in her tarafı balıkla doludur. Yaz, kış aynı seviyededir. Ne kurur ne de kükrer. Meles, serseri değildir, yatağını terk etmez. Çünkü İzmir'in aşığıdır. O'nun amacı, şehri öpe koklaya, yavaş yavaş sevişerek, denize ulaşmaktır.'
İskender, Anadolu'ya muazzam ordularıyla birlikte gelmişti. İzmir'in ikinci kez kurulması bu öykü içinde yer alır. Tıpkı İskender'in ismini taşıyan nice kentler gibi(İskenderiye, İskenderun),İzmir de bu dönemden sonra İskender'in mührünü taşımaya başlayacaktır. Efsanelere karışmış olan İzmir'in ikinci kuruluş öyküsü şöyledir: İsa’dan önce 334 yılında Sardeis'ten (Sart) İzmir'e gelen Büyük İskender, o zaman ormanla kaplı 'Pagos Tepesi' denilen Kadifekale'de Nemesis Kutsal Alanı'nda (İzmirliler çifte Nemesis'i yani ikili su perisini kutsal sayarlardı) avlanırken, bir ara ulu bir çınarın (bazı kaynaklarda palmiye diye geçer, örneğin George Bean) altında uykuya daldı. Rüyasında gördüğü iki Nemesis, İskender'den yepyeni bir İzmir kentini uyuduğu tepenin eteklerinde kurmasını isterler. Uykusundan uyanan İskender, Klaros'un (Ahmetbeyli) Apollon Kahini'ne gördüğü rüyayı anlatarak, fikrini sorar. Kâhin rüyayı tek bir cümlede yorumladı. İskender, generalleri Antigonos ve Lysimakhos'a yeni kenti kurmaları için emir verdi. İnşaatlara Antigonos başladı, kenti bitiren ise, Lysimakhos oldu. Nemesis adında Kadifekale'de bir tapınak yapıldı.
Romalılar, İzmir'e İ.Ö. ile İ.S.395 yılları arasında egemen olmuşlardı. Roma Dönemi İzmir'i başlı başına dev ve görkemli bir dönemdir. Sezar, Oktavyanus, Marcus Airelyus, Brütüs ve Hadrianus gibi Romalı İmparatorların veya Kraliçe Küçük Faustina’nın âşık oldukları doğunun efsane kızıdır İzmir. Asya'nın Gerdanlık Kızıdır, görkemli Smyrna... Romalı İmparatorlar, ünlü savaşçılar, generaller ve konsüller dinlenmek ve doğunun gizemine savrulmak için Akdeniz'in en doğusundaki İzmir'e gelmişlerdir. Küçük Asya'da Tiber Tapınağı'na yapılması için on bir kent arasında bir tercih yapılması gerekiyordu. Bu kentler şunlardır: Sardes, Troya, Tralles (Aydın), Hypepes (Ödemiş), Loadiya (Denizli), Halikarnas (Bodrum), Magnesia (Manisa), Efes, Milet, Bergama ve İzmir. Tüm bu ünlü kentler içinde, bizzat Roma İmparatoru tarafından yapılan seçimde önceliği 'İzmir' almıştır. Kent, Romalılar zamanında gemi inşa eden Tersaneleri yüzünden tüm Akdeniz’de büyük bir üne sahip olmuştur. Bu arada Asya Olimpiyatları'nın 'İzmir'de Asya'nın Genel Olimpiyatları ' cümleleri vardır.
Antikçağın tarihçelerinden Filostrat'ın yazdığına göre, Roma Dönemi İzmir'i tüm Avrupa kentlerini ile yarışacak derece güzel ve mamur idi. İzmirliler bu dönemde ticaret, bilim, eğitim alanlarında zamanın en ileri düzeyini temsil ederlerdi. Tapınaklar, okullar, kültür sarayları, hastaneler, muazzam talklar, geniş caddeler, büyük bir mimari sezgi ile düzenlenmiş semtler, jimnazyumlar, koşu alanları ve tiyatrolar ile İzmir; coğrafyacı Strabon’un dediği gibi, dünyadaki kentlerin en güzelleri arasındaydı. Bu yüzden İtalya'dan, Yunanistan'dan, Adalar'dan ve Asya'dan birçok öğrenci okumak için İzmir'de yontulan bir mermer kitabede, İzmir'e 'Âlimler Ormanı' denmesi herhalde boşuna olmasa gerek...
Kentin deniz ticaretindeki önemini vurgulayan Poseidon Heykeli, Bazilika'nın batı ucunda yerin altında ele geçmiştir. Burnu kırıktır. Bir kaya üzerinde sola dönmüş vaziyette oturan ve Krepis denilen ayakkabısını giymiş olan Poseidon'un belden aşağısı bir mantoyla sarılı, yukarı kısmı ise çıplaktır. Sağ elinde üç dişli bir asa, sol elinde Yunus Balığı vardır. Bilindiği gibi Poseidon, Denizler Tanrısı'dır. Denizdeki tayfunların, dalgaların ve girdapların hâkimi olan Poseidon, iyi insanları taşıyan gemilerin koruyucusu, kötü donanmaların amansız düşmanıdır. Mitolojiye göre Baştanrı Zeus ile devamlı didişen Poseidon Anadolulu olduğu için, Troya savaşlarında Yunanlılara karşı, Anadolu özgürlük savaşlarını tutmuştur. Yunanlı savaşçılar, Poseidon'un müthiş öfkesinden şikâyet edip dururlar, tüm İlayda Destanı boyunca... Yine aynı sebepten, Yunanlı savaşçı Odysseuei denizyolu ile ülkesine dönerken kükremiş Poseidon'dan az çekmez...
Sarı Kışla, Hükümet Konağı, Hapishane, Hastane ve en son eklenen Saat Kulesi ile Osmanlı Devleti’nin İzmir’de modernleşme çizgisindeki kamusal meydanı tamamlanmış olup ve bu mekân toplumsal alanda çok sık kullanılan bir yer olmuştur, hatta kentin kalbi haline gelmiştir. 1901 yılında 2. Abdülhamid'in tahta çıkışının 25. Yılı için Sadrazam Küçük Said Paşa tarafından yaptırılan ve yapımı 1 Eylül 1901’de tamamlanarak faaliyete geçen Saat Kulesi, İzmir’in güzel çirkin, acı tatlı, sevinçli üzgün yirminci yüzyılda yaşadığı her güne tanık olmuştur. Ne var ki bu anıt, 1 Şubat 1974 tarihinde İzmir’de yaşanan 5,2 şiddetindeki depremden zarar görmüş ve kulenin saat kadranları üzerindeki son kat yıkılmış, inşa edilirken kesme taşlar arasına demir ve bakır lehimlenerek yapılan ana gövde depremlere dayanmıştır. Yıkılan kısım yaklaşık iki yıllık süre içinde onarılarak eski haline getirilmiştir.Saati dönemin Alman İmparatoru Kayser II. Wilhelm tarafından Osmanlı-Alman yakınlığı nedeniyle hediye edilmiştir.
Konak Meydanına çıkan caddeler ve bulvarlar üzerinde meydana gelen ve Neoklasik Türk Üslubu veya Milli Mimari Rönesans’ı denilen fakat daha sonra adı 1. Ulusal Mimarlık Akımı diye değişen üslupta binalar yükselmeye başlamıştı. 1. Ulusal Mimari Akım Cumhuriyet dönemi mimarlarımızdan Kemalettin ve Vedat beylerin öncülüğünde ortaya çıkmıştır. Üslup Türk milli tarzını hedeflemeyi amaçlamıştır. Yapılarda klasik Osmanlı dönemi mimari öğeleri ve süslemeleri kullanılırken bunun yanında Selçuklu dönemi mimari öğeleri ve süslemeleriyle melez bir üslup ortaya çıkarılmıştır. Teraslar, konsollar, yuvarlak köşeler, köşe kubbeleri, plasterler, sivri kemerli pencere ve kapılar, çini panolar, mukarnaslı kemerler, köşe alınlıkları gibi detaylar bu yapılarda kullanılmıştır. Bu yapıların bazılarına örnek verecek olursak; Borsa Sarayı, Tuhafiyeciler Çarşısı, Türkiye Denizcilik İşletmeleri İzmir Şube Müdürlüğü Binası, Tekel Müdürlüğü Binası, Ziraat Bankası, Çatalkaya Hanı
(Roma Bankası Binası), Afyon Hanı, Bahçeliler Hanı, Osmanlı Bankası, Kısmet Hanı, Silahtaroğlu Hanı, Kavaflar Çarşısı, Türkiye Ekonomi Bankası binası, Pasaport binası, yangın alanı dışında kalan Milli Kütüphane ve Elhamra Sineması Binaları, Türk Ocağı binası ve simdi bahsedeceğim Kardıçalı Hanı bu yapılardan bazılarıdır.
İzmir Milli Kütüphanesi, İzmirli avukat Kadızade İbrahim Bey'in öncülüğü ile 1911 yılında kurulmak istenmiş, mali yetersizlikler sonucunda kütüphanenin açılışı bir yıl sonraya kalmıştır.23 Haziran 1912 tarihinde Beyler Sokağı'nda Salepçizade Konağının selamlık bölümünde hizmete giren kütüphanenin bugünkü binasına taşınması ise uzun yıllar almıştır. Kütüphanenin açılışından kısa bir süre sonra valilik, kütüphane ve ona gelir sağlamak amacıyla planlanan sinemanın tesisi için arsa bulunmuş, hatta duvar inşaatının bitirilmesini sağlamıştı. O dönemde sinemanın yanındaki bina patinaj salonu olarak düşünülmüş, kütüphane için ise Bahribaba Parkı'nda bir yer ayrılmıştı. Bu yapı da temel üstüne inşa edilmişti. Ancak, Balkan Savaşı, Dünya Savaşı ve işgal yılları inşaatın durmasına neden olmuştu. 1922'den sonra özellikle sinemanın inşası ele alınmışveİpekçi kardeşlerin yardımı ile Milli Sinema ( Elhamra Sineması ) 1926 yılında hizmete açıldı. Bu arada, Bahribaba parkında kütüphane arsası Belediyece kamulaştırılmıştır, elde edilen gelir ile yangın yerinde alınan arsaların satışı sonucunda toplanan 92.212 TL ile de kütüphanenin inşaatına geçilmişti. Milli Kütüphane 29 Ekim 1933'de Cumhuriyet'in onuncu yıl şenliklerinde hizmete açıldı. Neo-Klasik tarzdaki Milli Sinema ve Milli Kütüphane'nin projeleri Vali Rahmi (Arslan) Bey tarafından 1909'da Sanayi-i Nefise Mektebi'nden (daha sonraki Güzel Sanatlar Akademisi) mezun olmuş olan kolordu mimarı Tahsin Sermet'e yaptırılmıştı. Yıllarca Milli Kütüphane ‘ye bağlı olarak çalışan ek bina, Elhamra Sineması olarak İzmirlilerin beleğine yerleşmiştir. 1980'den sonra İzmir Devlet Opera ve Balesi'nin kullanımına verilmiştir.
Bugün bizim "Taş Bina" diye isimlendirdiğimiz ve 1870'lerde yapılan bina ise gümrük işlemlerinin ve hacminin artması nedeniyle dolgu alanın orta kısmına 2 katlı yığma taş bina olarak inşa edilmiş ve 1954 yıllına kadar Gümrük Binası olarak kullanılmıştır.1905-1913 yılları arasında, denizin bir kez daha doldurulması sonucu bugün “Büyük Hol” olarak adlandırdığımız bölüm inşa edilmiş ve 1960’lı yılların başından itibaren binayı T.D.İ. kullanmıştır. 1955-60 yıllarında ise Belediye kendisine ait olan Büyük Hol ‘ün güney cephesini “Balıkhane” olarak düzenliyor. Bugün bile pek çok İzmirlinin burayı “Balık Hali” olarak adlandırması boşuna değildir. Binanın bu bölümünün bir kısmı yine Belediye tarafından 1996 yılına kadar ESHOT Otobüs Hareket Amirliği olarak kullanılmıştır.Bina rölöve çalışmalarına başlanılan 1995'ten bugüne, yaklaşık 2 asırdır denizden, Kordon'dan, kısacası İzmirlinin kent hayatından koparılan bu Gümrük Yarımadası, aslına uygun boyası ve dayanıklılığı artırılmış mimari yapısı tekrar bir cazibe, enerji ve çekim merkezi olarak İzmirlilere hatta tüm Egelilere hizmet vermeye başlamış, yat limanı, alışveriş merkezi, restoranları, kafeleri, sinema salonları, gün batımları, gece parıltıları ve her bir köşesinde tarihin coşkusuyla İzmir’in en önemli merkezlerinden birisi haline gelmiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder